Anıl Kıral

Geek duygular ile bezenmiş, sektörün içinden bir proje yöneticisi

Şeytan tasviri: Frank Underwood

Uzun zaman önce House of Cards dizisini keşfettim. Diziyi bir çok kişi önermesine rağmen başlarda izlememe taraftarıydım. Fakat baskılara dayanamayıp izlemeye başladım. Peki beğendin mi diye soracak olursanız şöyle söyleyeyim, şu anda diziyi 3. kez bitiriyorum ve hala ilk günkü zevki alarak izleyebiliyorum. Benim için dizilerde, filmlere nazaran oyunculuklardan ziyade senaryo çok daha önemli. Bu yönüyle de House of Cards bir çok diziye fark atmış durumda.

Sadece senaryo olarak da değil, oyuncu kadrosu ve yönetmenleriyle de bir çok diziden çok daha kaliteli. Bu oyuncuların başında tabiki Kevin Spacey ve Robin Wright geliyor. Kevin Spacey’nin ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu anlamak için YouTube üzerinden belli başlı sahnelerini izlemeniz bile yeterli olacaktır. Belirli zamanlarda kameraya dönerek seyirciyle konuşması gerçekten dizinin izlenebilirliğini oldukça arttırıyor. Bu sahneler bana kalırsa tehlikeli sahneler çünkü sizi dizinin kurgusundan uzaklaştırabilecek sahneler fakat Kevin Spacey ve senaryo bunu öyle bir şekilde kurguluyor ki dizinin kurgu değil de gerçeklikten ibaret olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Okumaya devam et

Bir Ukrayna gezisi

Bir farklılık olması için ve uzun zamandır böyle bir gezi istediğim için, 2017 senesinden 2018 senesine gireceğim Yılbaşı gecesini Ukrayna’da geçirmek istedim. 1 hafta boyunca yaşadığım bu güzel tatilin bazı tavsiyelerini ve ipuçlarını da paylaşmak istiyorum. Böylelikle kısıtlı bütçeniz olsa bile farklı ve güzel bir şehri görmek isteyenler belki bu yazımdan faydalanabilirler.

Öncelikle ben şehir olarak Lviv’i tercih edenlerdenim. Bu şehri tercih etmemin sebebi hem tarihi olarak merak ettiğim bir şehir olması hem de diğer şehirlere göre biraz daha az popüler olmasından kaynaklı. Uçak biletimi yaklaşık 2 ay kadar önceden aldım ve toplamda 400 TL tuttu. Yılbaşı olmasına rağmen böyle ucuz bir fiyat ile uçabileceğimi düşünmemiştim. Fakat biraz araştırdıktan sonra Lviv’in her zaman diğer şehirlere göre çok daha ekonomik bilet fiyatlarına sahip olduğunu gördüm. Uçak biletlerinden sonra ilk iş Booking’den güzel bir ev bulmaktı ki şehir merkezinin ortasında çok güzel bir daireyi 6 gece için 1.800 TL’ye kiralayabildim. Bu fiyat sizi korkutmasın, tamamen yılbaşı olduğu için bu kadar yüksek fiyatlar. Normal bir zaman diliminde gidecek olursanız bu fiyatının çeyreğine aynı daireyi kiralayabilirsiniz.

Okumaya devam et

David Gilmour: Live at Pompeii

Müziğin altın çağından geriye çok az kişi kaldı. İsimler ne kadar azalsa da hala izleyebileceğimiz, dinleyebileceğimiz çok ama çok değerli isimler bulunuyor. Bunların başında da tabii ki İngilizlerin altın çocuğu, belki de progressive rock terimini iyice bize benimseten Pink Floyd geliyor. Grup dağılmış olsa bile hala grup üyeleri turnelerde kendi şarkılarını ve Pink Floyd şarkılarını sahnede dinleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor. Son bir kaç senedir de bu isimler sadece sahneden değil, sinema salonlarından da bizlere kendilerini duyurmaya başladılar.

David Gilmour’un Live at Pompeii filminden önce aslında bu işi Roger Waters The Wall ile yapmıştı. Bu sefer de David Gilmour seneler sonra Pompeii’ye dönüş konserini perdeden bize izletmeye karar vermiş. Sanırım Pompeii’nin Pink Floyd tarihindeki yeri tüm yaşanmışlıklardan daha farklı. Ünlenmeye başladıkları ilk zamanlarda Pink Floyd 3 gün boyunca burada hiç ara vermeden müzik yapıyor. Bununla ilgili kısa bir belgesel de mevcut. Bir çok Pink Floyd hayranı tarafından bu konser tanrıya verilen konser olarak geçiyor kayıtlarda. David Gilmour için bu kadar önemli bir hatıraya çok uzun seneler sonra dönüş yapıp, aynı yerde aynı kalitede bir konser vermenin duygusunu tahmin bile edemiyorum.

Okumaya devam et

Ürünü değil, yapabildiklerini pazarlayın

Steve Jobs’un neden bu kadar başarılı olduğunu öğrenmek istiyorsak pazarlama dünyasının geleceğini belirleyecek küçük ama etkili tek bir örneğine bakmamız yeterli. MP3’lerin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde Apple, aslında piyasadaki bir çok MP3 ile aynı işleve sahip olan iPod ürünüyle pazara çok hızlı bir şekilde girmiş ve pazarı bir şekilde ele geçirmeyi başarmıştı. Bu başarıyı bu kadar hızlı şekilde elde edebilmesinin sebebi sadece ürünün iyi olması değil aynı zamanda pazarlamasının inanılmaz bir stratejiye sahip olmasıydı. Bu stratejiyi ben kaba tabiriyle markalarınız/ürünleriniz müşterilerinizle konuşsun olarak özetliyorum.

Apple’dan sonra her marka isteyerek ya da istemeyerek de olsa bu stratejiye geçiş yapmaya başladı. Bu strateji çatışmasının en başında yine Microsoft ve Apple geliyordu fakat günümüzde artık Microsoft bile o kaba memur şirketi yapısından çıkıp, Apple gibi müşterisiyle samimi arkadaş olmaya çalışan bir marka olmaya çalışıyor. Bu stratejiye dönülmesinin sebebi bana göre gittikçe bilinçsizleşen müşteriler. Bir çok kişinin aksine ben müşterilerin gittikçe daha fazla bilgi sahibi olduğuna ya da bilinçlendiklerine inanmıyorum. Aksine artık müşteriler satın aldıkları ürünlerin ne işe yaradıklarını ve ne amaçla kullanılması gerektiğini bilmiyorlar, bu konuda inanılmaz bir bilinçsizlik söz konusu. Bunun sebebi teknolojinin bu kadar hızlı bir şekilde ilerlemesi. Daha bir teknolojiyi tam olarak anlayamıyorken sadece bir sene içinde önümüze bambaşka bir teknolojiye sahip ürün geliyor. Bu da haliyle müşterilerin kullandıkları ürünü tanıyamamasını sağlıyor.

Okumaya devam et

Güven evriminin gelişimi

Oyun Teorisi, üniversiteye başladığımdan beri ilgimi çeken, çok hoşuma giden bir teori. Bu teori ile ilk olarak ekonomi dersinde karşılaştım ve sadece ekonomi ile ilgili olduğunu düşünüyordum. Fakat birazcık araştırmaya başladığımda aslında hayatın her alanında belki de farketmeden uyguladığımız, yaşamın temelini oluşturan bir teori olduğunu gördüm. Tercihlerimizi, yaşayış tarzımızı, çevremizi ve yüzlerce kişisel davranışımızı oyun teorisinde aldığımız kararlara ve seçimlere göre geliştiriyoruz. Bu yüzden ekonomiyle ilgilenenlerden ziyade, yaşayan ve düşünen herkesin hakkında bilgisi olması gereken bir teori bu.

Kısaca oyun teorisi, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçlarını temsil ediyor. Oyun teorisinde hedeflenen şey win-win durumu, yani karşı karşıya gelen iki tarafın da işten faydalı bir şekilde çıkmasını sağlayacak tercihi bulabilmek. Fakat insanoğlunun genetiği yüzünden bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Bugün karşıma çıkan ve hayatım boyunca en çok etkilendiğim oyunlardan birisi olan The Evolution of Trust ile oyun teorisi mükemmel şekilde anlatılmış. Oyuna geçmeden önce söyleyecek bir kaç fikrim var, sıkı durun.

Okumaya devam et

1 3 4 5 6 7