Anıl Kıral

Geek duygular ile bezenmiş, yazılım sektörünün içinden bir proje yöneticisi


Bir Ukrayna gezisi

Bir farklılık olması için ve uzun zamandır böyle bir gezi istediğim için, 2017 senesinden 2018 senesine gireceğim Yılbaşı gecesini Ukrayna’da geçirmek istedim. 1 hafta boyunca yaşadığım bu güzel tatilin bazı tavsiyelerini ve ipuçlarını da paylaşmak istiyorum. Böylelikle kısıtlı bütçeniz olsa bile farklı ve güzel bir şehri görmek isteyenler belki bu yazımdan faydalanabilirler.

Öncelikle ben şehir olarak Lviv’i tercih edenlerdenim. Bu şehri tercih etmemin sebebi hem tarihi olarak merak ettiğim bir şehir olması hem de diğer şehirlere göre biraz daha az popüler olmasından kaynaklı. Uçak biletimi yaklaşık 2 ay kadar önceden aldım ve toplamda 400 TL tuttu. Yılbaşı olmasına rağmen böyle ucuz bir fiyat ile uçabileceğimi düşünmemiştim. Fakat biraz araştırdıktan sonra Lviv’in her zaman diğer şehirlere göre çok daha ekonomik bilet fiyatlarına sahip olduğunu gördüm. Uçak biletlerinden sonra ilk iş Booking’den güzel bir ev bulmaktı ki şehir merkezinin ortasında çok güzel bir daireyi 6 gece için 1.800 TL’ye kiralayabildim. Bu fiyat sizi korkutmasın, tamamen yılbaşı olduğu için bu kadar yüksek fiyatlar. Normal bir zaman diliminde gidecek olursanız bu fiyatının çeyreğine aynı daireyi kiralayabilirsiniz.

Okumaya devam et

David Gilmour: Live at Pompeii

Müziğin altın çağından geriye çok az kişi kaldı. İsimler ne kadar azalsa da hala izleyebileceğimiz, dinleyebileceğimiz çok ama çok değerli isimler bulunuyor. Bunların başında da tabii ki İngilizlerin altın çocuğu, belki de progressive rock terimini iyice bize benimseten Pink Floyd geliyor. Grup dağılmış olsa bile hala grup üyeleri turnelerde kendi şarkılarını ve Pink Floyd şarkılarını sahnede dinleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor. Son bir kaç senedir de bu isimler sadece sahneden değil, sinema salonlarından da bizlere kendilerini duyurmaya başladılar.

David Gilmour’un Live at Pompeii filminden önce aslında bu işi Roger Waters The Wall ile yapmıştı. Bu sefer de David Gilmour seneler sonra Pompeii’ye dönüş konserini perdeden bize izletmeye karar vermiş. Sanırım Pompeii’nin Pink Floyd tarihindeki yeri tüm yaşanmışlıklardan daha farklı. Ünlenmeye başladıkları ilk zamanlarda Pink Floyd 3 gün boyunca burada hiç ara vermeden müzik yapıyor. Bununla ilgili kısa bir belgesel de mevcut. Bir çok Pink Floyd hayranı tarafından bu konser tanrıya verilen konser olarak geçiyor kayıtlarda. David Gilmour için bu kadar önemli bir hatıraya çok uzun seneler sonra dönüş yapıp, aynı yerde aynı kalitede bir konser vermenin duygusunu tahmin bile edemiyorum.

Okumaya devam et

Ürünü değil, yapabildiklerini pazarlayın

Steve Jobs’un neden bu kadar başarılı olduğunu öğrenmek istiyorsak pazarlama dünyasının geleceğini belirleyecek küçük ama etkili tek bir örneğine bakmamız yeterli. MP3’lerin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde Apple, aslında piyasadaki bir çok MP3 ile aynı işleve sahip olan iPod ürünüyle pazara çok hızlı bir şekilde girmiş ve pazarı bir şekilde ele geçirmeyi başarmıştı. Bu başarıyı bu kadar hızlı şekilde elde edebilmesinin sebebi sadece ürünün iyi olması değil aynı zamanda pazarlamasının inanılmaz bir stratejiye sahip olmasıydı. Bu stratejiyi ben kaba tabiriyle markalarınız/ürünleriniz müşterilerinizle konuşsun olarak özetliyorum.

Apple’dan sonra her marka isteyerek ya da istemeyerek de olsa bu stratejiye geçiş yapmaya başladı. Bu strateji çatışmasının en başında yine Microsoft ve Apple geliyordu fakat günümüzde artık Microsoft bile o kaba memur şirketi yapısından çıkıp, Apple gibi müşterisiyle samimi arkadaş olmaya çalışan bir marka olmaya çalışıyor. Bu stratejiye dönülmesinin sebebi bana göre gittikçe bilinçsizleşen müşteriler. Bir çok kişinin aksine ben müşterilerin gittikçe daha fazla bilgi sahibi olduğuna ya da bilinçlendiklerine inanmıyorum. Aksine artık müşteriler satın aldıkları ürünlerin ne işe yaradıklarını ve ne amaçla kullanılması gerektiğini bilmiyorlar, bu konuda inanılmaz bir bilinçsizlik söz konusu. Bunun sebebi teknolojinin bu kadar hızlı bir şekilde ilerlemesi. Daha bir teknolojiyi tam olarak anlayamıyorken sadece bir sene içinde önümüze bambaşka bir teknolojiye sahip ürün geliyor. Bu da haliyle müşterilerin kullandıkları ürünü tanıyamamasını sağlıyor.

Okumaya devam et

Güven evriminin gelişimi

Oyun Teorisi, üniversiteye başladığımdan beri ilgimi çeken, çok hoşuma giden bir teori. Bu teori ile ilk olarak ekonomi dersinde karşılaştım ve sadece ekonomi ile ilgili olduğunu düşünüyordum. Fakat birazcık araştırmaya başladığımda aslında hayatın her alanında belki de farketmeden uyguladığımız, yaşamın temelini oluşturan bir teori olduğunu gördüm. Tercihlerimizi, yaşayış tarzımızı, çevremizi ve yüzlerce kişisel davranışımızı oyun teorisinde aldığımız kararlara ve seçimlere göre geliştiriyoruz. Bu yüzden ekonomiyle ilgilenenlerden ziyade, yaşayan ve düşünen herkesin hakkında bilgisi olması gereken bir teori bu.

Kısaca oyun teorisi, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçlarını temsil ediyor. Oyun teorisinde hedeflenen şey win-win durumu, yani karşı karşıya gelen iki tarafın da işten faydalı bir şekilde çıkmasını sağlayacak tercihi bulabilmek. Fakat insanoğlunun genetiği yüzünden bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Bugün karşıma çıkan ve hayatım boyunca en çok etkilendiğim oyunlardan birisi olan The Evolution of Trust ile oyun teorisi mükemmel şekilde anlatılmış. Oyuna geçmeden önce söyleyecek bir kaç fikrim var, sıkı durun.

Okumaya devam et

Dijitalleşen spor ve inatlaşan biz

Son yıllarda gözümüzün önünde hızla yükselen e-spor adında bir sektörümüz oldu. Bu sektör böylesine aktif bir şekilde yükselirken biz yine ülke olarak bu gelişmelere gözümüzü kapatıyoruz ve uzaktan izlemeyi tercih ediyoruz. Aslında bunun Türkiye için sebepleri çok belirgin. Çünkü içerisinde oyun kelimesi geçen bir sektörün, Türkiye gibi geleneksel yöntemlere bağlı kalan ülkelerde gelişmesi çok ama çok zor. Çünkü pazar ne kadar büyük olursa olsun, yapılan işler ne kadar yenilikçi olursa olsun bizim mantığımız oyunlar çocuklar içindir cümlesinin dışına çıkamıyor.

E-spor isminden de anlaşılabileceği gibi tamamiyle dijital platformlar üzerinde rakip takımların birbirleriyle mücadelesine yer veren bir spor dalı. Evet, yanlış duymuyorsunuz. Oyuncuların bilgisayar başına geçip mouse ve klavyeleri ile karşı karşıya geldikleri rekabetçi oyunlardan bahsediyorum. Böyle söylenildiği zaman bir çok kişinin ilgisini çekmiyor fakat bu oyunlardan birisi olan Dota 2‘nin son turnuva finalini 20 milyondan fazla kişinin izlediğini ve ödül havuzunda toplam 21 milyon dolara yakın bir para toplandığını söylesem sanırım dikkatinizi çekecektir. Rakamlar oldukça şaşırtıcı ve yeniliğe kapalı olanlar için komik geliyor olabilir fakat hepsi gerçek. Hatta size daha çok şaşıracağınız bir şey söyleyebilirim. 2016 senesinin e-spor pazar değeri 463 milyon dolar. Ne demiştiniz? Sadece oyun oynuyorlar değil mi?

Okumaya devam et

Klişelerden arınmış matematik filmi: X+Y

Morgan Matthews ilk uzun metrajlı filmi olan x+y ile bizlerle buluştu. Sosyalleşme sorunu olan matematik aşığı bir çocuğu konu alan bu filmi, IF film festivalinde izleme fırsatı bulabildim. Sanıyorum IF bu filmi bizlere izleme şansı tanımasaydı adından pek haberdar olamayacağımız bir film olacaktı. Festival takvimime koymama rağmen bu filme gitmeyi istedim ve filmden çıktığım zaman takvime koymamanın ne kadar yanlış olduğunu anladım. Takvime koymama sebebim konusu artık klişeleşen matematikçilerin anlatıldığı filmlerden sıkılmış olmamdı. Fakat x+y konusu ve konuyu işleyiş şekli ile büyük bir ters köşe yaptı.

Matematikçilerin anlatıldığı filmlerin bir çoğu biyografi başlığı altında geçiyor. Diğer kalanlar ise birbirinin kopyası olan filmler. Fakat x+y konusu matematikte olsa, bu konuyu çok farklı ele almış. Matematiğin çevresinde dolaşıyor fakat bize bambaşka duygular yaşatıyor. Filmin en güzel özelliği, film içerisinde başrolün hayatını izlediğimiz kadar, diğer karakterleri de aynı oranda izleyebiliyoruz. Tüm karakterlerin birbirleri ile olan iletişimleri ve hepsinin bambaşka iç dünyalara sahip olması, filmin bizi hiç sıkmamasını sağlıyor.

Okumaya devam et

Demokrasi ve Sandra: One Night Two Days

Dardenne kardeşlerin 2014 filmi One Night Two Days‘i beyaz perde’de izlemeyi çok istiyordum fakat bazı aksiliklerden ötürü izleyememiştim. geçtiğimiz hafta filmi izledim ve sinemada izlemediğime gerçekten pişman oldum diyebilirim. Bu kadar başarılı ve aslında altında çok farklı konular yatan bir filme destek olamamak ve sinema ortamında izleyememek pek hoş bir duygu olmadı benim için.

Filmin konusu biraz ağır olduğu için ben ilk olarak Sandra’yı canlandıran Marion Cotillard‘a değinmek istiyorum. Kendisi çok başarılı bir oyunculuk çıkarmış ve inanılmaz yerinde bir tercih olmuş. Yüzü resmen böyle bir film için yaratılmış gibi. Karaktere bu kadar yakışan bir oyuncunun seçiminde kimin parmağı varsa tebrik etmek gerekir. Tabi aynı şekilde eşi Manu karakterinde olan Fabrizio Rongione‘de çok güzel oyunculuk ortaya koymuş. Zaten filmin geneline baktığımızda oyunculuklarla ilgili pek bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. Bu yönüyle de, izlerken bizi eğlendiren filmler arasına giriş yapmış.

Okumaya devam et

1 2 3 4 5