Anıl Kıral

Geek duygular ile bezenmiş, yazılım sektörünün içinden bir proje yöneticisi


Mercury’nin Bohemian Rhapsody’si

Dünya tarihinin belirli kırılma noktaları vardır. Muhammed Ali’nin Joe Frazier’e karşı olan maçı, Ayrton Senna’nın San Marino Grand Prix’sinde hayatını kaybetmesi, Kasparov’un Karpov ile oynadığı satranç maçı ve hatta Steve Jobs’un iPod’u açıkladığı o efsanevi an. Müzik konusunda da bu anlar ile kıyaslayabileceğimiz bir kaç tarihten birisi var ki Queen‘in 1985 senesindeki yaklaşık 25 dakikalık Live Aid konseri.

İlk Queen’i dinlediğim zaman duyduğum en güzel yorumlardan birisiydi; eğer Freddie Mercury Yunan mitolojisinde yaşasaydı ses tanrısı olurdu. Ben çok büyük bir şans ile 90’larda Pink Floyd, Led Zeppelin, Elvis Presley, The Doors ve Jethro Tull ile büyüyebilmiş birisiyim. Hatta bir çok kişi için hayal olabilecek Ian Anderson’ın flüt performansını canlı gözlerle izleyebilmiş birisiyim.

Tüm bu isimlerin yanında bir de Freddie Mercury var, herkes için her zaman farklı birisi olabilmiş, her dinlediğinizde enerjisini vücudunuzda hissettiğiniz, her başka şarkısında bambaşka bir ruh ile karşılaştığınız adam. Dünya’da başka hiç kimsede olmayan, rock tarihinin gelmiş geçmiş en iyi vokal sesine sahip birisi. Size çok basit bir soru sormak istiyorum. Hayatınızda kaç tane doğru düzgün Queen şarkısına yapılmış cover dinlediniz? Ben hiç dinlemedim. Dinleyemezsiniz de. Çünkü mikrofonda Mercury gibi bir ses olmadıkça her dinlediğiniz şarkı anlamını kaybediyor sanki. Bu cümleyi kurarken Queen’in diğer çocukları Brian ve Roger’ı tabiki unutmuyorum ancak onlara bile sorsanız şu cümleyi doğrularlar heralde.

Nereden çıktı bu Mercury?

Bu yazıyı yazmama sebep olan filme gelelim. Bryan Singer‘ın çektiği Bohemian Rhapsody. Biyografi filmlerini çok seven birisi olsam da filme girmeden önce nedense çok heyecanlı değildim. Çünkü Freddie Mercury gibi bir hayat yaşayan insanı beyaz perdeye uyarlamak herkesin başarıyla yapabileceği bir şey değil. Kaldı ki filmde de aslında bir çok şey anlatılmıyor ya da bildiğimiz Freddie Mercury’nin bazı olayları farklı anlatılıyor. En azından benim bildiğimden farklı anlatılıyor.  Ancak tüm filmi ele aldığımızda izlemelere doyamadığınız bir film ortaya çıkıyor. Bunda tabiki Freddie Mercury’i konu almasının inanılmaz büyük bir katkısı var ama bunun yanında oyunculuklar, sahne geçişleri, diyaloglar da çok etkili. Özellikle oldum olası nedenini bilmediğim şekilde sevmediğim Rami Malek‘in efsanevi oyunculuğu çok etkiledi beni. Neden bilmiyorum ama sanki Freddie ile bir yerlerde aynı hayata sahipmiş, kendini oynuyormuş hissini alıyorsunuz. Bu hissi almanız da Rami’nin oyunculuğunun iyi olmasından geliyor tabiki.

Filmin son 20 dakikasını Live Aidkonserine ayırmışlar. Bunun öncesinde Bohemian Rhapsody ile başlayan Queen yükselişi, Freddie’nin ilişkileri yüzünden hayatını mahvetmesi ve gerçek ait olduğu yere dönüşü anlatılıyor. Mary ile ilişkisinin boyutu ilk defa bu kadar açık açık anlatılmış bir yerde sanırım. Zaten filmin en güzel yanlarından birisi de sadece Freddie’yi değil, Queen’i ve yanındakileri de bu kadar güzel ve detaylı bir şekilde anlatması. Bu yüzden hayatınız boyunca en az bir kere olsun İngilizlerin rock müziğinden hoşlanmışsanız bile asla ve asla kaçırmamanız gereken bir film yapmışlar. Her şeyi geçtim, 20 dakikalık remastered diyebileceğimiz o Live Aid konseri için bile gidebilirsiniz bu filme.

Eve döner dönmez tabiki ilk işim Live Aid’i açıp tekrar izlemek oldu. Her sahnesini, her notasını ezbere bilsem bile yine hayatımı boşa harcamadığımı düşündüğüm bir 24 dakika geçirdim. Bu yüzden sizlerle de bu konserin en güzel çekimli versiyonlarından birisini paylaşmak istiyorum. Eğer hiç Queen izlememişseniz ya da bu konsere ilk defa denk gelmişseniz şu an önünüzde çok şanslı birisi olarak izleyeceğiniz 24 dakika var.