Sektör· Kültür· Oyun· Hakkımda


17 Ekim 2019·Kültür

Düzenin doğurduğu karakter: Joker

Filmin ilk çıkacağı haberinin verildiği günden beri, Joker’in diğer kötü karakter filmlerinden ya da alışılagelmiş DC ve Marvel filmlerinden birisi olmayacağını düşünüyordum. Joaquin Phoenix‘in Joker’i canlandıracağını öğrendikten sonra da beyaz perdede belki de Nolan’ın The Dark Knight‘ından sonra izleyeceğimiz en iyi filmlerden birisinin geleceğinden emin oldum. Joker zaten süper kahraman filmleri içerisinde yaratılmış en iyi karakterlerden birisiyken, iyi bir senaryo ve iyi bir oyuncu ile potansiyelini en üst düzeye çıkarabilecek bir karakterdi. Bugün izlediğimiz Joker, bu tezi sonuna kadar doğruladı.

Öncelikle film, bir süper kahraman filmi değil. İzlediğim en iyi psikolojik/gerilim filmlerinden. Bütün sahnelerde vücudunuz geriliyor. Bu gerilimin yaratılmasında, filmin müziklerini yapan Gudnadóttir‘in de çok büyük payı var. Aslında genelde müziğin, oyuncunun ve senaryonun uyumlu olmasına Nolan filmlerinden oldukça alışığız fakat bu filmde de bu uyumun sadece Nolan’a ait olmadığını anlıyoruz. Nolan nasıl ki The Dark Knight ile süper kahraman filmlerinde bir devrim yarattıysa, Todd Phillips’de bu devrimin ikinci darbesini vurdu diyebilirim.

Joker filmi 18 yaş sınırı ile çıktı fakat sansüre sonuna kadar karşı olan bana bile soracak olursanız bu filme belki 25 yaş sınırını bile uygun bulabilirdim. İnsanın içindeki kötülük dışarı çıkar korkusundan değil fakat aslında yaşadığımız hayatın içerisinde ne kadar kötülük olduğunu yüzümüze vurması açısından, henüz olgunlaşmamış bir çok bireyin bu filmin etkisinden uzun bir süre çıkamayacağını düşünüyorum. Konu bu kadar sağlam işlenirken bir de üzerine belki de en çok sevilen kötü karakter olan Joker eklenince, filmin insanlar üzerinde yarattığı etkiyi az çok tahmin edebiliyorum.

Filme geçecek olursak, alt metinlerin bu kadar iyi hazırlandığı ve bu kadar iyi sunulduğu başka bir film görmedim desem yalan olmaz sanırım. Özellikle filmin ilk yarısı, Joker henüz Arthur Fleck iken yaşadığı her türlü travmayı ve duyguyu uzun uzun diyaloglar ile değil, basit gülümsemeler ile bize anlatıyor. İşin garibi, bu gülümsemelerden herkes aynı sonucu çıkarabiliyor. Bu alt metinin bu kadar kapalı bir şekilde anlatılması ancak herkes tarafından aynı şekilde anlaşılması büyük bir yönetmen ve senaryo başarısı.

Arthur, hayatta güvendiği, daha doğrusu güvenmek ve sevmek istediği her alandan üst üste darbe yiyor. En sevdiği insan olan annesinden, çalıştığı yerdeki en önemsiz insana kadar herkes Arthur’un karşısında duruyor. Hatta hastaneye girmeye çalışırken, otomatik kapının bile Arthur’u görmezlikten geldiğini hissediyoruz. Babasını bulduğunu sandığında aşağılanıyor, yumruk yiyor, iş yerinden haksız yere hakaretler içerisinde kovuluyor. İyileşmek için, kendisinin normalleşmesini isteyen devlete sığındığında bile devlet tarafından görmezden gelinip kendisi gibi olan insanlara yardım kesiliyor. Kısacası, Dünya artık onun gibi insanları umursamıyor.

Bu duyguların arasında Arthur, Joker olmaya başlıyor. Bu süreci sahne sahne izliyoruz. Hatta bu sahneler arasında aslında Joker’in hala Joker olmak istemediğini, Arthur olarak normal bir hayata devam etmek istediği bile anlatılıyor bize. Asansör’de karşılaştığı kadın ile hayalini kurduğu ya da yaşadığı şeylerin o küçücük ihtimali bile Arthur’un normalleşmesine ve iyileşmesine yardımcı olacakken Dünya’nın yine Arthur’un karşısına geçtiğini ve onu iyileştirmediğini görüyoruz. Bu sahneleri izlememezin sebebi aslında Arthur’un doğuştan saf kötü bir karakter değil de, aslında çok naif ve iyi bir karakter olmasına rağmen çevresi yüzünden kötüleştirildiğini hissetmemiz. Yani kısacası iyi ve kötü insanlar doğmazlar, onlar ortaya çıkarlar fikri bize bu filmin ana konusu olarak sunuluyor.

Arthur’un Joker olduğunu anladığımız sahne ise son senelerin belki de en iyi metaforlarından. Polis arabasından diğer palyaçolar tarafından kaçırılırken, arabanın içindeki yatışı, camdan bir kadının rahminden çıkar gibi çıkarılması ve arabadan çıkarıldıktan sonra öksürerek uyanması, aslında bir bebeğin doğumu ile aynı şey. Buradaki tek fark bir bebek doğduğu anda ağlarken, Joker gülümsemeyi tercih ediyor. Bu sahne bile başlı başına bu film üzerinde ne kadar düşünüldüğünün çok büyük bir kanıtı.

Süper kahraman filmlerini sevmeseniz bile bu filme gitmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Joker’in bir DC karakteri olmadığını bilerek bu filme gitsem asla bir süper kahraman filmi demezdim. Konusu, işleniş şekli ve oyunculuğu ile belki de bu sene izlediğimiz en kaliteli film kendisi. Bu fikirlerimden dolayı bu filme DC’nin Joker’i olarak bakmayıp, psikolojik bir film olarak görüyorum ve henüz hakkında doğru düzgün kötü bir eleştiri duymadığım bu filme kesinlikle gitmenizi tavsiye ediyorum. Müzikleri güzel olan her filmi sinemada izlemek gerektiğine inanıyorum bu yüzden Joker de beyaz perdede izlenmeyi hak eden filmlerden birisi.

Etiket: ···