Anıl Kıral

Geek duygular ile bezenmiş, yazılım sektörünün içinden bir proje yöneticisi


Kültür

There are no two words more harmful than good job.

David Gilmour: Live at Pompeii

Müziğin altın çağından geriye çok az kişi kaldı. İsimler ne kadar azalsa da hala izleyebileceğimiz, dinleyebileceğimiz çok ama çok değerli isimler bulunuyor. Bunların başında da tabii ki İngilizlerin altın çocuğu, belki de progressive rock terimini iyice bize benimseten Pink Floyd geliyor. Grup dağılmış olsa bile hala grup üyeleri turnelerde kendi şarkılarını ve Pink Floyd şarkılarını sahnede dinleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor. Son bir kaç senedir de bu isimler sadece sahneden değil, sinema salonlarından da bizlere kendilerini duyurmaya başladılar.

David Gilmour’un Live at Pompeii filminden önce aslında bu işi Roger Waters The Wall ile yapmıştı. Bu sefer de David Gilmour seneler sonra Pompeii’ye dönüş konserini perdeden bize izletmeye karar vermiş. Sanırım Pompeii’nin Pink Floyd tarihindeki yeri tüm yaşanmışlıklardan daha farklı. Ünlenmeye başladıkları ilk zamanlarda Pink Floyd 3 gün boyunca burada hiç ara vermeden müzik yapıyor. Bununla ilgili kısa bir belgesel de mevcut. Bir çok Pink Floyd hayranı tarafından bu konser tanrıya verilen konser olarak geçiyor kayıtlarda. David Gilmour için bu kadar önemli bir hatıraya çok uzun seneler sonra dönüş yapıp, aynı yerde aynı kalitede bir konser vermenin duygusunu tahmin bile edemiyorum.

Okumaya devam et

Klişelerden arınmış matematik filmi: X+Y

Morgan Matthews ilk uzun metrajlı filmi olan x+y ile bizlerle buluştu. Sosyalleşme sorunu olan matematik aşığı bir çocuğu konu alan bu filmi, IF film festivalinde izleme fırsatı bulabildim. Sanıyorum IF bu filmi bizlere izleme şansı tanımasaydı adından pek haberdar olamayacağımız bir film olacaktı. Festival takvimime koymama rağmen bu filme gitmeyi istedim ve filmden çıktığım zaman takvime koymamanın ne kadar yanlış olduğunu anladım. Takvime koymama sebebim konusu artık klişeleşen matematikçilerin anlatıldığı filmlerden sıkılmış olmamdı. Fakat x+y konusu ve konuyu işleyiş şekli ile büyük bir ters köşe yaptı.

Matematikçilerin anlatıldığı filmlerin bir çoğu biyografi başlığı altında geçiyor. Diğer kalanlar ise birbirinin kopyası olan filmler. Fakat x+y konusu matematikte olsa, bu konuyu çok farklı ele almış. Matematiğin çevresinde dolaşıyor fakat bize bambaşka duygular yaşatıyor. Filmin en güzel özelliği, film içerisinde başrolün hayatını izlediğimiz kadar, diğer karakterleri de aynı oranda izleyebiliyoruz. Tüm karakterlerin birbirleri ile olan iletişimleri ve hepsinin bambaşka iç dünyalara sahip olması, filmin bizi hiç sıkmamasını sağlıyor.

Okumaya devam et

Demokrasi ve Sandra: One Night Two Days

Dardenne kardeşlerin 2014 filmi One Night Two Days‘i beyaz perde’de izlemeyi çok istiyordum fakat bazı aksiliklerden ötürü izleyememiştim. geçtiğimiz hafta filmi izledim ve sinemada izlemediğime gerçekten pişman oldum diyebilirim. Bu kadar başarılı ve aslında altında çok farklı konular yatan bir filme destek olamamak ve sinema ortamında izleyememek pek hoş bir duygu olmadı benim için.

Filmin konusu biraz ağır olduğu için ben ilk olarak Sandra’yı canlandıran Marion Cotillard‘a değinmek istiyorum. Kendisi çok başarılı bir oyunculuk çıkarmış ve inanılmaz yerinde bir tercih olmuş. Yüzü resmen böyle bir film için yaratılmış gibi. Karaktere bu kadar yakışan bir oyuncunun seçiminde kimin parmağı varsa tebrik etmek gerekir. Tabi aynı şekilde eşi Manu karakterinde olan Fabrizio Rongione‘de çok güzel oyunculuk ortaya koymuş. Zaten filmin geneline baktığımızda oyunculuklarla ilgili pek bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. Bu yönüyle de, izlerken bizi eğlendiren filmler arasına giriş yapmış.

Okumaya devam et

Bir ölüp, bin kere dirilmek: Selma

Yönetmenliğini Ava Duvernay’ın üstlendiği, 127 dakika süren, büyüleyici bir hikayeye sahip olan film selma, yani özgürlük yürüyüşü. Film bittiği anda ilk olarak en iyi müzik ödülü hiç almış mı acaba sorusu geldi aklıma. Çünkü film, müzikleriyle sizi gerçekten çok etkiliyor. O kadar kaliteli bir parçanın heba olmasını istemiyorsunuz. Altın Küre’de en iyi orjinal müzik ödülünü aldığını, bir de Oscar’da aynı dalda adaylığı olduğunu gördüğümde hiç şaşırmadım.

Film bize David Oyelowo‘nun canlandırdığı Martin Luther King‘in Amerikayı değiştirecek olan sivil haklar yürüyüşünü anlatıyor. 1965 senesinde yapılan, tarih kitaplarına Selma to Montgomery March olarak düşen bu yürüyüş tüm gerçekçiliği ile anlatılmış. Başkan ile King arasında geçen diyalogları, beyaz halkın olaylara nasıl dahil olduğunu, bir hak yürüyüşünün ve protestonun nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Zaten amerika halkı için efsane bir konumda olan Martin Luther King’i bir de beyaz perde’de böyle başarılı bir cast ile görebilmek de bize nasip olmuş.

Okumaya devam et

Önce kendini tanı: Force Majeure

Yönetmenliğini Ruben Östlund‘un üstlendiği 2014 filmi olan Force Majeure’u Başka Sinema’nın ön gösterimi sayesinde izleyebildim. Filmin başlığı, hikayesini özetliyor. Alplere tatile giden bir aile’nin fotoğrafları çekilerek başlanıyor filme. Filmin ismi hikayenin bu kısmıyla bağlantılı olduğu kadar, aslında hikayesini dinleyeceğimiz babanın da hayatıyla bir o kadar bağlantılı. Kendisini tanıyamayan, kendisiyle hesaplaşamayan, sahip olmak istemediği duygularını yenemeyen, kısacası hayata karşı yabancı olan ve yavaş yavaş hayatı tanıyan, kendi bedeninde kendisini bir turist gibi hisseden bir babanın hikayesi.

Okumaya devam et

Gerilim dolu bir yarış: Whiplash

Bazı seyirciler, insanların birbiriyle yarıştığı filmlerde çok daha fazla ağlıyorlar. Kaybedenin belli olduğu bir film, insanlar için çok daha üzücü olabiliyor. Konusu müzikal olmasına rağmen, bütün bir film boyunca gerildiğimiz ve bir araba yarışı izliyormuş gibi yarışan müzisyenleri gördüğümüz film olan Whiplash‘i yazmak ve çekmek Damien Chazelle‘ye düşmüş. Filmi aslında uzun bir zaman önce izledim, hatta bir gece izleyip, ertesi gün uyanıp tekrar izleyecek kadar da beğendim.

Film genç ve yetenekli bir baterist olan Andrew ile takıntılı ve mükemmeliyetçi bir orkestra şefi olan Fletcher’ın arasındaki tabir-i caizse savaşı konu alıyor. Başarılı olma yolunda bol bol kan ve ter izlediğimiz bu filmde, başarıyı sadece dünyaya acayip gelen insanların ulaşabileceğini görüyoruz. İnanılmaz bir antreman programına kendini adayan ve psikolojik olarak bitmesine rağmen hala ayakta kalmayı başarabilen Andrew için gerilim hiç düşmüyor. Kendisine sürekli oyunlar oynayan ve bu genci keşfeden şef Fletcher’a ise filmin sonuna kadar yeri geliyor hak veriyoruz, yeri geliyor küfür ediyoruz. İnişi ve çıkışı bu kadar bol bir filmin içinde de ne kadar gerilim barındırdığını tahmin edebiliyorsunuzdur.

Okumaya devam et

Oscar’a uzanan film: The Grand Budapest Hotel

The Grand Budapest Hotel, Wes Anderson‘un çektiği yeni uzun metrajlı filmi. Film bu sene bir çok dalda oscar ödüllerine aday gösterildi ve filmi izlediğinizde aldığı hiç bir adaylığın şans eseri gelmediğini anlıyorsunuz. Farklı ve orjinal bir senaryosu ile, muhteşem görüntüler ile güzel zaman geçirebileceğiniz bir film. Bu yazıyı film hakkında fazla uzatmayıp, filmin Oscar yönünü yazmak istiyorum.

Film’de Gustave H. isimli inanılmaz maceralar ile dolu hayatını izliyoruz. Zaaflarından asla vazgeçmeyen, hırsı ve azmini hiç bir zaman kaybetmeyen ve aynı zamanda çok zeki bir karakteri canlandırıyor Ralph Fiennes. Kendisinin sıfırdan yakaladığı bir başarı, ve bu sıfır noktasında devraldığı, bildiği her şeyi öğreteceği öğrencisi sıfır mustafa ile girdikleri maceralar çok sürükleyici. Film ortalamadan uzun bir süreye sahip olmasına rağmen, asla sıkılmıyorsunuz. Tabi bu sıkılmamanın temel sebeplerinden birisi de inanılmaz bir görüntü yönetmeni olan Yeoman diyebiliriz. Filmi başlattığınız andan ilk yirmi dakika boyunca ekranda gördüğünüz görüntülere inanamayacaksınız. Güzel bir sanat ekibinin, bir filme nasıl bir kalite ekleyebileceğini bu giriş ile anlayabiliriz.

Okumaya devam et

1 2 3