Bizim güzel mahkumlarımız: Prison Architect

Bu incelemeyi yapmaktaki en büyük amacım, yazının sonunda hepinizin bu oyuna sahip olması. Çünkü oynadığım Indie oyunlar içerisinde sanırım en fazla zaman harcadığım ve en uzun süre bağlı kaldığım oyun oldu Prison Architect. 2015 senesinde alfasıyla ortaya çıkan ve çıkışından yaklaşık 2 ay sonra keşfettiğim, Introversion Software tarafından yapılmış bu oyunun tam sürümüne artık Steam üzerinden erişebilirsiniz.

Okumaya devam et “Bizim güzel mahkumlarımız: Prison Architect”

Ürün geliştirme kültürü: Takım oluşturmak

Dünya üzerinde her ekip ve ürün için kullanabileceğiniz, birbirinden farklı çok sayıda ürün geliştirme yöntemi bulunuyor. Bu yöntemlerden hangisini kullanacağınıza karar verirken ekibinizi, ürününüzü, ihtiyaçlarınızı ve kapasitenizi göz önünde bulundurmanız çok önemli. Proje yönetiminde kesin başarıya ulaştırır diyebileceğiniz sabit bir yol yok, ekibinize ve isteklerinize uygun şekilde uyarlayabileceğiniz en iyi yöntemi kendi başınıza seçmeniz gerekiyor.

Okumaya devam et “Ürün geliştirme kültürü: Takım oluşturmak”

The Game Awards ve mahalle baskısı

Oyun dünyasının Oscar’ı olarak bilinen ve aynı Oscar’da olduğu gibi yaptığı seçimlerle herkesi şok edebilen The Game Awards bu sene de 30’a yakın kategoride ödüllerini dağıttı. Bu sene aslında sayı olarak az oyun piyasaya sürülse de, sürülen isimler oldukça büyüktü. Bu yüzden de The Game Awards’da ödülleri dağıtmak az oyun olduğu için kolay ancak az sayıda birbirinden kaliteli oyun olduğu için oldukça zor olmuştur diye tahmin ediyorum.

Okumaya devam et “The Game Awards ve mahalle baskısı”

Bir MVP örneği olarak Propine

Propine’ın bir ürüne dönüşmesi aslında ilk başta düşünmediğimiz bir şeydi. Propine ile farklı proje yönetim araçlarını, yazılım tarafında ise yeni teknolojiler denemek, data analizini daha derin bir şekilde tecrübe edebilmek için yola çıkmıştık. Fakat daha sonra bu kadar emek verdiğimiz bu “simülasyonu” gerçek bir ürün haline getirmeye karar verdik.

Okumaya devam et “Bir MVP örneği olarak Propine”

Şeytan tasviri: Frank Underwood

Uzun zaman önce House of Cards dizisini keşfettim. Diziyi bir çok kişinin önermesine rağmen başlarda izlememe taraftarıydım. Fakat baskılara dayanamayıp izlemeye başladım. Peki beğendin mi diye soracak olursanız şöyle söyleyeyim, şu anda diziyi 3. kez bitiriyorum ve hala ilk günkü zevki alarak izleyebiliyorum. Benim için dizilerde, filmlere nazaran oyunculuklardan ziyade senaryo çok daha önemli. Bu yönüyle de House of Cards bir çok diziye fark atmış durumda.

Okumaya devam et “Şeytan tasviri: Frank Underwood”

Ürünü değil, yapabildiklerini pazarlayın

Steve Jobs’un neden bu kadar başarılı olduğunu öğrenmek istiyorsak pazarlama dünyasının geleceğini belirleyecek küçük ama etkili tek bir örneğine bakmamız yeterli. MP3’lerin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde Apple, aslında piyasadaki bir çok MP3 ile aynı işleve sahip olan iPod ürünüyle pazara çok hızlı bir şekilde girmiş ve pazarı bir şekilde ele geçirmeyi başarmıştı. Bu başarıyı bu kadar hızlı şekilde elde edebilmesinin sebebi sadece ürünün iyi olması değil aynı zamanda pazarlamasının inanılmaz bir stratejiye sahip olmasıydı. Bu stratejiyi ben kaba tabiriyle markalarınız/ürünleriniz müşterilerinizle konuşsun olarak özetliyorum.

Okumaya devam et “Ürünü değil, yapabildiklerini pazarlayın”

Dijitalleşen spor ve inatlaşan biz

Son yıllarda gözümüzün önünde hızla yükselen e-spor adında bir sektörümüz oldu. Bu sektör böylesine aktif bir şekilde yükselirken biz yine ülke olarak bu gelişmelere gözümüzü kapatıyoruz ve uzaktan izlemeyi tercih ediyoruz. Aslında bunun Türkiye için sebepleri çok belirgin. Çünkü içerisinde oyun kelimesi geçen bir sektörün, Türkiye gibi geleneksel yöntemlere bağlı kalan ülkelerde gelişmesi çok ama çok zor. Çünkü pazar ne kadar büyük olursa olsun, yapılan işler ne kadar yenilikçi olursa olsun bizim mantığımız oyunlar çocuklar içindir cümlesinin dışına çıkamıyor.

Okumaya devam et “Dijitalleşen spor ve inatlaşan biz”